Şirketler eğlenceli değil keyifli iş ortamları yaratmalı

Birçok şirket taşınıyor. Taşınırken de basın bültenlerine bakın ne diyor? Çalışanların eğleneceği de bir yer olsun istedik bu yüzden oyun alanları yaptık, diyor. Oysa çalışanlar çalışırken aslında eğlenmek değil, keyif sürmek istiyorlar.

Ayaklarını uzatabilecekleri bir puf, kendi arzu ettikleri çalışma masası, kendi rahat ettiği koltuk, hep bakmak istediği manzara, ofis içinde ideal sıcaklık, çalışırken müzik dinlemek ya da sonsuz sessizlikte olmak, abur cubur servisi ya da egzersize zorlayan koşu bantlı toplantı alanları, ya da çocuğunuzun, köpeğinizin ayağınızın dibinde olması… kimi zaman da hiç ofise gelmemek…

Size çalışırken ne keyif veriyor bir hayal edin!

Şu anki çalışma ortamınızdan çok farklı değil mi?

Oysa bahse varım şirketinizde en azından bir köşesi eğlenceye ayrılmıştır.

Peki kaçta kaçı keyif için ayrıldı dersiniz?

Kariyer mi, Aşk mı?

İşten çıktık bir yere gittik, hizmetten memnun kalmadık. Arıyorsun ilgili kimseye ulaşamıyorsun. Bir küfür sallanıyor içten ağız dolusu. Bu saatte kim açar ki diyorsun. Senin iş cebin çalıyor. Aman kim açacak diyorsun 🙂

Senaryo tanıdık, döngü aynı. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki aslında mesailer kalmadı. Her an hizmet bekliyor, her an hizmet verilmemiz isteniyor.

Ancak sistem hala 9-6 çalışma programına göre dizayn edildiğinden insanların omuzlarına yetişemeyecekleri bir zaman yükü bırakılıyor. Oysa gün 24 saat. Artık markalar da bu şekilde yaşamalı.

Gizli işsizlikse alın size insan kaynakları stratejisi.

Artık tek departman, tek alanda sadece 9-6 hizmet vermeye çalıştığı için verimlilik sorun, çalışanlar mutsuz.

Ne zaman ki bu sistemi yönetimler kabul edecek, İK yapılanması değişecek; işte o zaman mutlu çalışan, mutlu müşteri olacak.

Değil mi?

Bu adamın istifa nedenini tahmin edemeyeceksiniz!

Bu adam; “Bir baba olarak görev ve sorumluluklarını yerine getiremediği ve çocuklarını özlediği için CEO görevinden istifa etti.”

Şimdi başka bir şirkete geçtiğinde bu adamın yanında çalışmaz mısın? Bu adamın davranışı çalışanlarına verdiği mesajı başka bir aksiyon ile verdirtebilir misiniz? Bu adamın iş dünyasında bıraktığı mirası silebilir misiniz?

Bence cesaret gerektiren, kimsenin itiraf edemediği bir şeyi yaptı. Samimiyet yeni yüzyılın değeri olacak. Ve bu yüzyılın kalbini sadece samimi liderler kazanacak
Makaleye buradan ulaşabilirsiniz: Why am I leaving the best job I’ve ever had? http://www.businessinsider.com/why-max-schireson-left-mongodb-2014-8

Neden hala devam ettiğini bilmediğimiz 10 Ofis Kuralı

Bu uygulamalara her gün maruz kalıyor ve değiştirmek için hiçbir şey yapmıyoruz. Bu noktada da Seth Godin’in “This is broken” sunumunu hatırlamadan da edemedim.

  1. Boyun bağı olmadan çıkmam abi

Kim, neden yarattı ve hayatımıza değil de işimize nasıl girdi bilmiyorum. Ancak erkeklerin  de başına bela şu kravatın resmi üniforma tanımlamasından çıkma zamanı gelmedi mi?

  1. 9 – 6 mesai süresi, gelir yeller ertesi

İlahi bir güç dediki “Ey beyaz yakalılar, siz güne 9’da başlar 6’da bitirirsiniz” ve o gün bugündür mesai saatleri bir ileri bir geri olsa da belli bir saat dilimine sıkıştı kaldı.

  1. Herkesin masası vardır, orada da çalışır.

İşe başlanıldığı gün ikameti verilen masanızdan toplantı haricinde ayrılma gafletinde bulunmayın sakın! Sonra kaybolur gider, bir daha da masanızı bulamazsınız diye korkuyorlar sanırım. Yoksa bu ısrar niye?

  1. Sana araba, servis verdik, yemek verdik; kullanacaksın

İlk işe girerken bir paket verirler sonra geri çekilir beklerler. O paket sizin işinize yarar mı, az mı çok mu? Hiç fark etmez. Beyaz yakalı olarak tek tip yaşama hoş geldiniz. Size özel öyle ayarlamalar falan olmaz.

  1. İznin o kadar, tamam mı!

Bir İK’cı bir İK’cıya demişki o izin 14 iş günü; o gün bugündür değiştirememişler. İşin yapısı, dönemi, şekli hiç önemli değil. O sene sizin için özel bir gün, dönüm de olabilir. Ama siz izinlerinizi o kadar kullanabilirsiniz. Parasını verip alayım, o da yok!

  1. O senin işin değil karışma

Eğer o fonksiyonun bir parçası değilsen, onun işi ile ilgili istersen milyon dolarlık fikrin olsun ya da hayati bir hatadan dönüş anın; üzgünüm ama senin işin değil! Karışamazsın.

  1. Sosyal medya mı haşa!

Şirketler sosyal medyayı kullanıma açtı da hangimiz Ctrl+Tab ile yöneticimiz gelirken o sayfaları ışık hızında değiştirmiyoruz? Kullanıyoruz da içimiz rahat mı?

  1. Değerler dediğin duvarda yazar, kalpte değil

Hangi şirketin yok ki hız, inovasyon, takım çalışması ve müşteri memnuniyeti odaklı birkaç değeri. Orada yazar öyle; Star Wars kredisi gibi akar arada toplantılarda. Olsun da dursun hesabı; bozmayın.

  1. Masana öyle herşeyi koyamazsın

Çok karşılaşılmıyor desek de ne yazık ki var. Masanıza öyle kocanızla fotoğrafınızı, sevdiğiniz çiçeği, kimi zaman kendi kalemliğinizi gelip bırakamazsınız. Masa dediğin masadır, masa kalmalıdır.

  1. Saç dediğin pembe olmaz, sakal dediği uzun kalmaz

Hiç mor saçlı bir finansçı gördünüz mü ya da heavy metal tabir edilen sakallı bir CEO. Türkiye’de alışkın olmadığımız gibi birçok yönetici fark etmeden insanların dış görünüşe o kadar müdahale etmeye başladı ki artık “mobbing” denilebilir düzeyde.

Burada da yazılmış birkaç farklı şekilden uygulama var: http://www.entrepreneur.com/article/249209

Daha onlarca var; bunlar hızlıca benim aklıma gelenler. Siz de hatırlatın başka neler var?

Ben senin o parayı dağıtabilme ihtimalini sevdim Nevzat :)

Yemek sepeti haberine neden bu kadar şaşırdık?

Yakın zamanda Nevzat Aydın 589 milyon dolara Alman şirketine sattığı şirketinin 114 çalışanına 27 milyon doları paylaşacağını duyurdu.

Bu duyuruyu yaparken dağılım şablonunun nasıl olacağını vermese de – örneğin call centera 50 dolar mı düşecek gibi – bu uygulamaya şaşırmamızın birkaç nedeni olduğunu düşünüyorum

Öncelikle ülkemizde sık rastlanan bir durum değil ondandır; çok benzer bir durum olmasa da en yakın zamanda Lenova’nın CEO’su 3 milyon dolarlık primini tüm çalışanları ile paylaştığında büyük yankı uyandırmıştı.

Şaşırmamızın bir diğer nedeni de çalışan olarak firmalardaki değerimizi haklı seviyede düşünmüyor; gerçek katkımızın farkına varamıyoruz.

Bir şirketin varlık sebebi müşterileri olduğu kadar o müşteriyi bulan, çeken, koruyan ve memnun eden çalışanlarıdır aslında. Nevzat Aydın Yemek Sepeti ile bir şirket fikrini satarken;aslında sattığı bu başarıyı haiz kılan çalışanlarının başarısıdır.

O yüzden şaşırmayalım, takdir edelim engagement konusunun ne kadar hızlı gündem basamaklarını aştığını gördükçe daha çok benzerlerini göreceğimizi bilelim

Sizin markanız ne kadar insancıl?

Hiç biraraya gelmez dediğimiz kavramlar artık pazarlama dünyasının işe bakışını değiştirmeye başladı. GoodCorps’tan harika bir araştırma analizi diyor ki artık tüketiciler/müşteriler markaların daha “insancıl” olmasını bekliyorlar. Bu yaklaşımı sergileyebiliyorlarsa işte o zaman o markaya bağlılıklarının arttığını söylüyorlar. Peki nasıl insancıl olacağız diyorsanız; en önce müşterinize “iyi davranmaktan” geçiyormuş yolu. Ve tabii yaptığınız işin iyi – sürdürülebilir – yeşil olmasını bekliyorlar. Özünde iyi olduğu kadar anlatmanızı da istiyorlar. Özellikle teknoloji şirketleri gibi ürünlerin üretiminin komplike olduğu süreçlerde tüketiciler anlamak istiyorlar.

Siz şirketinizi “insancıl” olarak tanımlar mısınız?

Merak edenlere araştırma ile ilgili bir makale: tıklayın

 

Sen fazla mesaiyi hak ediyor musun?

Amerikan Başkanı Obama bir açıklama yaptı ve dedi ki “Eğer sıkı ve uzun saatler çalışıyorsanız, o zaman fazla mesaiyi de hak ediyorsunuzdur”.

En tepeden gelen talimat ile artık Amerika’da çok çalışmanın karşılığı alınacak. Peki biz hak etmiyor muyuz? Türkiye’de çok işi az insan ile çözmeye çalışma kültürü son bulur mu? Bugün sosyal hayatımızın dur noktasına geldiği fazla mesai saatlerine karşılık kurumların ardı arkası kesilmeyen “çalışan aktiviteleri” telafisi olur mu?

Eğer bu denge sağlanamazsa gerçek çalışan memmnuniyetinden bahsedilebilir mi?

CEO’ların “biliyorum birbirimizi ailelerimizden daha fazla görüyoruz” klişe açılış cümlesi birgün uzaktan ve esnek çalışma metotları ile son bulabilir mi?

Tüm bunlara karşın Türkiye’de birgün bir deli çıkıp “çok çalışıyorsanız, karşılığınızı alırsınız” der mi?

Samimiyeti Markanızın Karakteri Yapın

Bir adamla tanıştınız. Size gülümsedi, güzel sözler söyledi, elinizi tuttu, yemeğe çıkarmak istedi. Ama o gülüşün altında size “samimi” duygular beslediğini hissetmediniz. Peki şimdi siz bu adamla yemeğe çıkar mısını? Bir şans verir misiniz? Büyük olasılıkla “hayır”; peki o zaman bir marka olarak neden eğer samimi değilseniz size şans vermemizi bekliyorsunuz?

Yeni yüzyılın değeri “samimiyet” olacak. Globalde bu kadar birbirimizle bağlantılı yaşarken artık birinden birşey saklamak neredeyse imkansız. Her yaptığımız bir iz bırakır oldu. Aksiyonlarımızla niyetlerimiz arasında eğer farklar varsa bu –kabak- gibi ortaya çıkacaktır.

Kullanıcılar olarak güvenmek istiyoruz. Bu kadar karmaşık bir dünyada yaşarken; söylediğiniz sözcüklerle anlatmak istediklerinizi birebir alıyor; samimiyetinize güvenmek istiyoruz.

Marka vaatleriniz “samimi” olsun.

Yenilik diyorsanız yenilik bulalım, ucuzsa ucuz. Sağ gösterip sol vurmaya kalkmayın; batarsınız.

Bir mesajın saniyeler içinde ülkeler, okyanuslar ilerisi eriştiği bir dünyada gerçekten niyet etmiyorsanız o zaman söylemeyin.

Kelimelerinizin ağırlığını bilin.

Nasıl söyleceğinize odaklanmaktan çıkıp ne söylediğinize dikkat edin.

Markalar bizi neden cezalandırıyor?

Yıllar yıllar önce çok güzel bir kitap okumuştum: Myth of Excellence.

Mükemmeli ararken detaylarda boğulup müşterilerini üzen şirketlerin hikayeleriydi bunlar.

O gün bugündür hizmet sektörüne bakışım değişti. Çok major birkaç soru sormuş ve yanıtlarını kariyerleri boyunca danışmanlık ettiği şirketlerde çözümlemeye çalışmışlar.

Bu soruları kasadakilere sorduğunuzda bugüne kadar düşünmediklerini kendi gözlerinizle görebilirsiniz.

Denemesi bedava

Haydi siz de gelin yanıt verin:

  1. Süpermarketlerde ekspres kasalar minimum alışverişi hızlandırmak için kolaylık sağlarken aslında en büyük ciroyu getiren ve hacimli alışveriş yapan müşteriler neden cezalandırılıyor?
  2. Mağazalarda neden 6’dan fazlaya ilgi duyan ve daha fazla satın alma niyeti olan müşterilere kısıtlama getiriliyor?
  3. Daha kendi çalışanları denememişken/kullanmıyorken size nasıl ürünlerini tavsiye ettiriyorlar ve sizin bu bildirimden tatmin olmanızı bekliyorlar?
  4. Neden on binlerce doları kendi düşündükleri bir proje için yatırırken kullanıcı deneyimini baz almıyorlar?

Bugün hangi marka olmasa üzülürsün?

Üzülmezsin aslında 🙂 O kadar az ki hayatımda olmasa eksikliğini hissederim diyebileceğin markaların sayısı. Bir saysana; Apple, Coca-Cola, Mercedes, Microsoft, Google… Bunlar mı, değil mi? Peki ya başka?

Ne acıdır ki bugün canla başla, ailenizden, sağlığınızdan feragat ederek çalıştığınız/uğraştığınız markaların %74’ü bugün ortadan kalksa hiç kimsenin  “umrunda” olmayacak.

İşte HAVAS Media’nın her sene yayınladığı anlamlı markalar araştırması: buradan ulaşabilirsin.

Markanıza anlam katma vakti gelmedi mi hala? Forbes yazarı Simon Mainwaring yazmış; markanıza anlam katmanız için 10 neden. 1 tane bile yetmesi gerekiyor ya işte hızlıca konu başlıkları.

1. Artık tüketiciler, birşeye değer veren markaları tercih ediyor.

2. Birşeye değer vermek, gelirlerinizi artırıyor.

3. Toplumsal sorumluluğa eğilimli markalar rakiplerine oranla daha iyi performans gösteriyor.

4. Toplumsal sorumlulukla ilgilenen markalar, pazarlamacıların çok iyi bildiği “Top of Mind” ilk akla gelmede daha iyi sonuç veriyor.

5. Çalışanlarınızın bağlılığını yükseltiyor.

6. Birşeye değer vermiş olmanız size güven duyulmasını kolaylaştırıyor.

7. Liderliğe oynamanızı kolaylaştırıyor.

8. Yenilik yapmanıza/inovatif olmanıza neden veriyor

9. Bilinirliğinizi artırıyor

10. Toplumların kötü grafik çizdiği bir pazarda markalar da yaşayamaz.