İtibarınız Kaç Yıldız?

Sosyal medyada her şeyiniz takip ediliyor. Peki bu takibi biraraya getiren bir app ver desem size… Kaç yıldız bir sevgilisiniz, nasıl bir ev sahibisiniz, iyi araba kullanır mısınız…

Yeni Peeple (http://gizmodo.com/meanwhile-in-the-future-everybody-is-reviewed-in-a-rep-1737589726)  aplikasyonu oldukça ilgi görmeye devam ediyor. Çünkü şeffaflaşan dünyada artık herkes sizin “kaç puan” olduğunuzu bilmek istiyor.

İtibar bireyler için bu kadar şeffaflaşırken kimse kurumların kapalı kapılar ardında kalacağını sanmıyor herhalde. Son direnişlerindeki kurumlar da artık kapılarını ardına kadar açmak zorunda bırakılacaklar. Çünkü sadece müşterilerin değil tüm paydaşlarınızın sizi açık ve şeffaf bir yöntemle puanlayabileceği bir sistemi siz yaratmazsanız pazarınız yaratacak. Bu apaçık ortada.

Tedarikçileriniz sizinle çalışılmasıyla ilgili ne düşünüyor, çalışanlarınız çalışılacak en iyi yer diyor mu, gazeteciler bir kurum olarak size itibar ediyor mu?

Türkiye’de İtibar Araştırmaları ne kadar yaygınlaşarak kurumlar tarafından benimsenir bilemem ama görünen o ki itibara oynayan girişimlerin yıldızları parlarken, köklü kurumsal firmaların Pazar paylarını da ellerinden almaya ya da kendi pazarlarını yaratmaya devam ediyorlar…

Reklamlar

VW bu krizden sağ kurtulur mu?

Bir 10 sene sonra Volkswagen diye bir marka kalır mı dersiniz? Yaşadığı kriz her ne kadar “sadece çevre meselesi” olarak görülüp bazı kesimler tarafından küçümseniyor gibi gözükse de aslında bu krizin ana tabanı dünyanın “en güvenilir” markalarından birinin asıl “çevre” ile ilgili hileye gitmiş olmasından kaynaklandı.

Güvenlik sorunları altında kasıt olmamasından “güven” çok sarsılmazken bu krizin kaynağı “kasıttan” ibaret.

Peki bu güven tazelenebilir mi?

Amerika’dan başlayacak tazminat dalgası ile VW ard arda milyarlarca dolar ceza yiyecek ve yüksek ihtimal bu seneye yetişmese de 2016’da tarihinde çok uzun bir aradan sonra finansal tablosu eksiye düşecek.

Maddi krizler ancak güven üzerine kurulu ilişkiler ile atlatılabilir. Peki şimdi güven yıkan bu krizi nasıl atlatacak?

Yeni CEO’su ilk açıklamasında bakılmadık taş bırakmayacağız, herşeyi en şeffaf şekilde yöneteceğiz derken VW’nin bunca zamandır süre gelen bu aldatmacası içindeki çalışanları en başta ne kadar “güven” duydu acaba?

Böyle bir olayın sadece bir mühendis ve pazarlama direktörü arasında kapalı kapılar ardında gerçekleştiğine inanmak saflık olur. Ama boyutunun ne kadar olduğunu tahmin etmek de spekülasyon. Ancak bir önceki blog yazımda da belirttiğim üzere çalışanlar olarak bizlerin “otorite” ile imtihanı işte bu gibi durumlarda ortaya çıkıyor.

Eğer bu olayı içeriden bilen kişi “siz” olsaydınız, bunu engellemek için ne yapar, ne kadar ileri giderdiniz? Belki içeriden yükseltilen bir konu olsa kriz dışarıya çıkmadan yanlıştan dönülür ve tüm bu kıyamet engellenirdi.

Şimdi boyutu Alman ekonomisinden Euro bölgesinin etkilenmesine uzanan bu kriz ardından kim bilir bir 10 sene sonra VW diye bir marka kalır mı? Kalır mı bilmem ama bu krizin en hızlı şekilde üniversite kitapları, iş workshopları arasındaki yerini alacağı kesin.

Otoriteyle aranız nasıl?

Yıllar önce Mehmet Kocabaş’tan harika bir sunum dinlemiştim. Bu sunumun bir noktasında şöyle bir soru sormuştu: “Farz edin Türkiye’de bir toplantıya katılıyorsunuz. Vali, Emniyet Müdürü, Bakan geliyor ve konferans salonundaki protokolden biri toplantı başlamak üzereyken bir sigara yakıyor. Kapalı mekanda, sigara içilmesi yasak bir bölgede. Tepki ne olur? Herkes sus pus o sigaranın bitmesini beklerken belki de kimi cesaret alıp kendi bile yakar. Takdir bile görebilir. Aynı senaryo Finlandiya’da, Danimarka’da olsa? O sigarayı kim yakarsa yaksın, kanun ne ise aynı kurallar onun için de geçerli olur ve içeriden unvan/kıdem bağımsız herkes tarafından tepki ile karşılanırdı.”

Bugün siz bir toplantıdayken Direktörünüz, CEO’nuz hatta; hatalı bir davranış sergilese kaçımız istisnasız ben kural ne ise uyulması için “ihbar” ederim der? Otorite ile aramızda neden korku dağları var? Türkiye’de “whistleblower” kavramı isponyuculuktan öteye ne yazık ki gidemedik.

Bir işi doğru olduğu için mi, olması gerektiği için mi yapıyoruz? Bilmiyoruz.

Etik nerede başlıyor? Otorite, Türkiye’de etiği ne kadar tetikliyor? Yanıt veremiyoruz.

Uyumlu çalışıyoruz derken, görmezden mi gelmeye başlıyoruz bazı şeyleri. Sanırım evet.

Bonus olarak: Türkiye Etik İtibar Derneği, LinkedIn’de harika sorular soruyor. Siz de tartışmalara katılın ve bu konuyla ilgili farkında olun, farkındalık yaratın.

 

 

Şirketler eğlenceli değil keyifli iş ortamları yaratmalı

Birçok şirket taşınıyor. Taşınırken de basın bültenlerine bakın ne diyor? Çalışanların eğleneceği de bir yer olsun istedik bu yüzden oyun alanları yaptık, diyor. Oysa çalışanlar çalışırken aslında eğlenmek değil, keyif sürmek istiyorlar.

Ayaklarını uzatabilecekleri bir puf, kendi arzu ettikleri çalışma masası, kendi rahat ettiği koltuk, hep bakmak istediği manzara, ofis içinde ideal sıcaklık, çalışırken müzik dinlemek ya da sonsuz sessizlikte olmak, abur cubur servisi ya da egzersize zorlayan koşu bantlı toplantı alanları, ya da çocuğunuzun, köpeğinizin ayağınızın dibinde olması… kimi zaman da hiç ofise gelmemek…

Size çalışırken ne keyif veriyor bir hayal edin!

Şu anki çalışma ortamınızdan çok farklı değil mi?

Oysa bahse varım şirketinizde en azından bir köşesi eğlenceye ayrılmıştır.

Peki kaçta kaçı keyif için ayrıldı dersiniz?

Kariyer mi, Aşk mı?

İşten çıktık bir yere gittik, hizmetten memnun kalmadık. Arıyorsun ilgili kimseye ulaşamıyorsun. Bir küfür sallanıyor içten ağız dolusu. Bu saatte kim açar ki diyorsun. Senin iş cebin çalıyor. Aman kim açacak diyorsun 🙂

Senaryo tanıdık, döngü aynı. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki aslında mesailer kalmadı. Her an hizmet bekliyor, her an hizmet verilmemiz isteniyor.

Ancak sistem hala 9-6 çalışma programına göre dizayn edildiğinden insanların omuzlarına yetişemeyecekleri bir zaman yükü bırakılıyor. Oysa gün 24 saat. Artık markalar da bu şekilde yaşamalı.

Gizli işsizlikse alın size insan kaynakları stratejisi.

Artık tek departman, tek alanda sadece 9-6 hizmet vermeye çalıştığı için verimlilik sorun, çalışanlar mutsuz.

Ne zaman ki bu sistemi yönetimler kabul edecek, İK yapılanması değişecek; işte o zaman mutlu çalışan, mutlu müşteri olacak.

Değil mi?

Bu adamın istifa nedenini tahmin edemeyeceksiniz!

Bu adam; “Bir baba olarak görev ve sorumluluklarını yerine getiremediği ve çocuklarını özlediği için CEO görevinden istifa etti.”

Şimdi başka bir şirkete geçtiğinde bu adamın yanında çalışmaz mısın? Bu adamın davranışı çalışanlarına verdiği mesajı başka bir aksiyon ile verdirtebilir misiniz? Bu adamın iş dünyasında bıraktığı mirası silebilir misiniz?

Bence cesaret gerektiren, kimsenin itiraf edemediği bir şeyi yaptı. Samimiyet yeni yüzyılın değeri olacak. Ve bu yüzyılın kalbini sadece samimi liderler kazanacak
Makaleye buradan ulaşabilirsiniz: Why am I leaving the best job I’ve ever had? http://www.businessinsider.com/why-max-schireson-left-mongodb-2014-8

Neden hala devam ettiğini bilmediğimiz 10 Ofis Kuralı

Bu uygulamalara her gün maruz kalıyor ve değiştirmek için hiçbir şey yapmıyoruz. Bu noktada da Seth Godin’in “This is broken” sunumunu hatırlamadan da edemedim.

  1. Boyun bağı olmadan çıkmam abi

Kim, neden yarattı ve hayatımıza değil de işimize nasıl girdi bilmiyorum. Ancak erkeklerin  de başına bela şu kravatın resmi üniforma tanımlamasından çıkma zamanı gelmedi mi?

  1. 9 – 6 mesai süresi, gelir yeller ertesi

İlahi bir güç dediki “Ey beyaz yakalılar, siz güne 9’da başlar 6’da bitirirsiniz” ve o gün bugündür mesai saatleri bir ileri bir geri olsa da belli bir saat dilimine sıkıştı kaldı.

  1. Herkesin masası vardır, orada da çalışır.

İşe başlanıldığı gün ikameti verilen masanızdan toplantı haricinde ayrılma gafletinde bulunmayın sakın! Sonra kaybolur gider, bir daha da masanızı bulamazsınız diye korkuyorlar sanırım. Yoksa bu ısrar niye?

  1. Sana araba, servis verdik, yemek verdik; kullanacaksın

İlk işe girerken bir paket verirler sonra geri çekilir beklerler. O paket sizin işinize yarar mı, az mı çok mu? Hiç fark etmez. Beyaz yakalı olarak tek tip yaşama hoş geldiniz. Size özel öyle ayarlamalar falan olmaz.

  1. İznin o kadar, tamam mı!

Bir İK’cı bir İK’cıya demişki o izin 14 iş günü; o gün bugündür değiştirememişler. İşin yapısı, dönemi, şekli hiç önemli değil. O sene sizin için özel bir gün, dönüm de olabilir. Ama siz izinlerinizi o kadar kullanabilirsiniz. Parasını verip alayım, o da yok!

  1. O senin işin değil karışma

Eğer o fonksiyonun bir parçası değilsen, onun işi ile ilgili istersen milyon dolarlık fikrin olsun ya da hayati bir hatadan dönüş anın; üzgünüm ama senin işin değil! Karışamazsın.

  1. Sosyal medya mı haşa!

Şirketler sosyal medyayı kullanıma açtı da hangimiz Ctrl+Tab ile yöneticimiz gelirken o sayfaları ışık hızında değiştirmiyoruz? Kullanıyoruz da içimiz rahat mı?

  1. Değerler dediğin duvarda yazar, kalpte değil

Hangi şirketin yok ki hız, inovasyon, takım çalışması ve müşteri memnuniyeti odaklı birkaç değeri. Orada yazar öyle; Star Wars kredisi gibi akar arada toplantılarda. Olsun da dursun hesabı; bozmayın.

  1. Masana öyle herşeyi koyamazsın

Çok karşılaşılmıyor desek de ne yazık ki var. Masanıza öyle kocanızla fotoğrafınızı, sevdiğiniz çiçeği, kimi zaman kendi kalemliğinizi gelip bırakamazsınız. Masa dediğin masadır, masa kalmalıdır.

  1. Saç dediğin pembe olmaz, sakal dediği uzun kalmaz

Hiç mor saçlı bir finansçı gördünüz mü ya da heavy metal tabir edilen sakallı bir CEO. Türkiye’de alışkın olmadığımız gibi birçok yönetici fark etmeden insanların dış görünüşe o kadar müdahale etmeye başladı ki artık “mobbing” denilebilir düzeyde.

Burada da yazılmış birkaç farklı şekilden uygulama var: http://www.entrepreneur.com/article/249209

Daha onlarca var; bunlar hızlıca benim aklıma gelenler. Siz de hatırlatın başka neler var?