“Peki, nasıl bir CEO?”

Hangimiz, birimiz, çoğumuz, kimimiz… Ne kadarımız bilemedim ama bir şirkete girerken eğer doğrudan CEO’ya rapor etmeyecekseniz hiç CEO’yu araştırdığınız oldu mu?

Bir CEO için bir şirket seçtiğiniz oldu mu? Satın alırken bizi ne kadar etkiliyor oysa. Global şirketlerin birçoğunda liderler üzerinden yapılan PR çalışmalarını takip ediyor, beğeniyoruz. Hangimiz bugün Richard Branson “haydi gel, benimle çalış dese”, “Hayır” deriz?

Peki işe başladığınız gün Richard Branson işten ayrılsa! O şirkette kalmaya devam eder misiniz? Apple’ı Apple yapan Steve Jobs, Virgin’i Richard Branson, Microsoft’u Bill Gates vb. değil mi?

Şirketlerde CEO değişimleri sancılı bir değişim yönetimine gebe oluyor. Bizleri işe alırken onlarca sorular soruyorlar ama ya CEO değişirken?

Size hiç İK gelip de “Peki, nasıl bir CEO?” dedi mi? Demez 🙂

Oysa CEO değişimi bir şirketin tüm vizyon, yol haritası, strateji değişimi demektir.

Her yiğidin gerçekten bir yoğurt yiyişi var.

CEO değişimleri ardından bambaşka bir şirkette çalıştığını hisseden birçok çalışan olur, çalkantılı süreçlerdir, dedikoduya açık olur. Çalışanlar arasında “engagement” düşürebilir, yetenekli çalışanların kaçmasına sebep olabilir…

Siz siz olun, bu gibi dönemlerde içeride/dışarıda iletişim kanallarınızı açık tutun. Yeni CEO’nuzu tanıştırın, gezdirin, bırakın önce kendini fikirlerini, hayat görüşünü anlatsın. En önce güven tesis etsin.

En iyisi mi siz CEO’nuza bir blog açın. Oradan doğrudan iletişim kursun. Çalışanlarınızla kurumsal gönüllülük çalışmalarınızla biraraya getirin.

Yeni sevgilinizi nasıl kendi sosyal çevrenizle tanıştırıyorsanız, aynı hassasiyetle yaklaşın, benzer aktivitelerle o kişinin iyi yönlerini ön plana çıkarabileceği fırsatlar oluşturun.

 

Reklamlar

Bir şirketin samimiyeti Twitter kapatılınca anlaşılır!

Türkiye’de yaşadığımız için öncesi ni, sonrasını anlatmaya gerek yok. Arada bizde öyle twitter, facebook, ucundan da youtube kesilir. İşin doğasında vardır.

Ee hani ne oldu bizim pazarlama kampanyası? Tırt 🙂

Ama asıl panik bundan mı? Hayır! Şimdi ne olacak? Çalışanlara açtığımız sosyal medya kanallarını biz biraz daha kapasak mı? Hani dürüst ve şeffaf iletişim için açmıştık, şimdi uygun olacak mı bu kanalların açık kalması? Ya şu an biri bir paylaşım yapar ve o paylaşım patlayıp giderse, ya sosyal medya yasağı için birşey yazarsa? Eyvah!

Çalışanlarımız da birer sosyal medya kullanıcısı. Hem olmaz kullansınlar diyoruz hem de  ama ya kullanırlarsa.

Sayfalar, sayfalar, sayfalar uzunluğunda “ya öyler olursa, bu nasıl olur” kılavuzları hazırlıyoruz.

Tam asla tanıyamayacağımız bir mecrayı kontrol etmeye çalışıyoruz.

Bir insan bir ejderhayı nasıl kontrol edebilirse, sosyal medyayı da o kadar edebilir.

Yapılması gereken güven duvarlarını iyi örmektir. Çalışanlarınızla konuşmak, onları birer çocuk gibi görmeyip bir “hayır yapma” yanıtına mahkum etmemektir çözüm. Karşınızda yetişkin bireyler oturuyor. Onlarla konuşun, endişelerinizi aktarın, bu engelleri beraber nasıl aşabileceğinizi ortak kararlarla belirleyin.

Çalışanlarınızdan kaçmayın, onlara sarılın, kucaklayın. Çünkü siz kendinize layık görmediğiniz muamelelere çalışanlarınızı da muhattap etmezseniz işte o zaman sadece size sadık, sizi düşünen çalışanlarınız değil dostlarınız olur yanınızda. Her koşulda…

Ego mu insandan çıktı, insan mı egodan?

Hayatta kuralları neden koruyoruz? Neden belirli bir sistem üzerinden gitmekte ısrar ediyoruz? Değişim dediğimiz konu neden yanlış anlaşılıyor ve revizyondan öteye geçemiyoruz?

TED’de çok geç izlediğim ve tanıştığım biriyle sizleri de tanıştırmak istiyorum: Ricardo Semler.

Egolarınızdan arınıp “What for?” diyebilecek misiniz? Bir yönetici, bir baba, bir öğretmen, bir çalışan olarak herşeyi kenara bırakıp “gerçekten buna ihtiyacımız var” diyebilecek misiniz? Diyebilecek miyiz?

Aynı düşünceleri paylaştığımız bir kurumla aynı milletten olmadığımız için hiç birleşemeyecek miyiz?

Selam dünyalı biz dostuz!

Kurum içinde sıradan bir gün. Sabah işe gelmişsiniz. Kapıdan içeri girdiniz. Güvenlik görevlisini gördünüz. Bir “merhaba” dediniz. Şaşkın bir bakış sardı etrafınızı. Yanıt gelmedi. Asansöre bindiniz haydi bir cesaret edip “günaydın” deyin. Hatta bir adım ileri gidin ve o günle ilgili hiç tanımadığınız bir kişiyle sohbete girmeye çalışın.

Korkma, aynı ekibin parçasıyız biz. Ben yabancı değilim.

Neden aynı kurum içinde birbirimizle temas kurmaktan korkuyoruz?

Hele ki bir de üst düzey bir yönetici olarak bu adımları deneyin.

Temasa geçtiğiniz hemen hemen her çalışan size bir “uzaylı” gibi davranmaktan kendilerini alamıyorlar.

Aslında çok da çalışanları zorlamamak gerek bu konuda. İçinde yaşadığımız toplum bizi buna zorluyor.

Hayal edebiliyor musunuz ki, metrobüse bindiğiniz bir gün, içeriye her adımını atan içten bir “günaydın” ile biniyor araca. Ardından da içeridekiler de karşılık veriyor. Aracı terk ederken de “haydi kolay gelsin” diliyor bir vagon dolusu insan.

Komik mi geldi ya da saçma mı? İşte bu yüzden çok gitmeyin çalışanlarınızın üzerine.

Ama bu kültürü yaymak ve yerleştirmek bir kurumdaki herkesin görevi olduğu unutulmasın.

Tek bir “Günaydın” bile bulaşıcıdır.

Bana Yetişkin Gibi Davran

Bu çığlık 5 yaşında bir kız çocuğundan gelmiyor. Bu çığlık günümüz beyaz yakalıların çığlığıdır;  “bana yetişkin gibi davran”.

İşverenler çalışanlarına sizce de birer küçük çocuk gibi davranmıyor mu?

Anne babalar, bir zamanlar çocuk olanlar… Sizleri şöyle geçmişe bakmaya çağırıyorum. İlkokul sıralarında otururken öğretmenlerinizin, sonrasında da ailenizin size söylediği kelimeleri bir hatırlayın. Sizlere tarif edilen işleri, yapmanız istenilen görevleri, size uygulanan kuralları bir hatırlayın.

Şimdi sizi günlük iş akışlarınızla karşılaştırmaya davet ediyorum.

İşvereniniz sizin sabah, akşam geliş gidiş saatlerinizi denetliyor. Bir öğretmen edasında sabah saatine bakan yöneticileri görmüyor musunuz kapı aralığında?

Ödevlerinizi yaptınız mı diye kontrol etmiyorlar mı performans değerlendirmelerinde. Hatta ara ara hatırlatıyor bile; “evladım yapmadın mı hala ödevini?”.

Ders esnasında mutlaka çalışma masasında, yanında oturmanızı istiyor. Belirli kalıplar içinde konuşmamızı istiyorlar, önce müdüre sonra öğretmene şikayet etmemizi bekliyorlar arkadaşlarınızı…

Karar verilen üniforma kuralına uygun gelip gitmenizi istiyor. Boş vakitlerinizde bahçede top oynayabilirsiniz, diyor.

Ne olduğunu görüyorsunuz, değil mi?

Eğitim sistemimiz, çalışma sistemimizi de belirliyor. Kutular içinde kaldıkça, kutular içinde çalışmaya da devam edeceğiz.

 

Bizden CEO Olmaz mı?

Bir süredir yazılar yazıyorum. Sağ olsun okuyanlar da beğeniyor, yorum yapıyor. Çoğunlukla beyaz yakalı tüm arkadaşlarım “şiddetle” katıldıklarını belirtiyor.

Şöyle bir hesap yaptım. Şu an biz genç profesyoneller kategorisinde çalışan beyaz yakalılarız. Kariyer basamaklarını da hızla tırmanıyoruz. En geç bir 10 sene sonra, bizler bugün şikayet ettiğimiz üst yönetimin koltuğunda oturuyor olacağız.

Şimdi dilemma bu noktada başlıyor. Yeni yönetim, yeni anlayışla mı tabana yayılacak yoksa o koltuğa oturmak için fedakarlıklar yapıp sistemin bizi yutmasına izin mi vereceğiz?

Çünkü bugün şikayet ettiğimiz sistemin içine baktığınızda çok da yaşça bizlerden ileri insanlar meşgul etmiyor o makamları.

O zaman bu sistem onları da yuttu mu demek oluyor? Merdivenleri tırmanıp o makamın rakımına ulaşıldığında oksijen seviyesindeki azlık zafer sarhoşluğuna mı itiyor insanları?

Öte yanda yoksa bu senaryoda bizler, bu düşüncelere hakim oldukça kariyer merdivenlerini yükseklik korkusu ile tırmanamıyor muyuz? Ya da tırmanmak istesek de kafamızdaki ağırlıkla bir noktada takılı mı kalıyoruz?

Bu ara çok düşünüyorum bu konuyu. Bizden CEO olmaz mı? Zappos’da (http://www.zappos.com/) oldu. Ama o da “istisnalar kaideyi bozmaz” mottosuyla mı oldu?

Yoksa “hırs”sızlığımızın mı kurbanı oluyoruz…

Kendi Kurallarımızla Yıkılıyoruz

İş yerinin resmi saati 9-6’dır. İşin bitse de 6’dan önce çıkamazsınız. O gün hava çok güzel diye işinize 1 saat ara verip sahilde bir kahve içemezsiniz. İş yerlerine çocuk ve evcil hayvan getiremezsiniz.O gün bakıcınız rahatsızlandıysa, ya da sadece çocuğunuz o gün sizinle bir gün geçirmek istiyor diye öyle elinizi kolunuzu sallayarak işe gelemezsiniz. İş ve özel yaşamınızı karıştıramazsınız. Ne kadar iş yaşamanız özel hayatınızı ele geçirse de siz yine de özel işiniz olan kuru temizlemeye verilecek paltonuzu mesai saatinizde veremezsiniz. Müdür iseniz size araba verilir; bisiklet verilmez. Siz isteseniz de istemeseniz de o araba müdürlere verilecek. Allah vere de dünyanın en ciddi firmasına birgün kot giyip gelinsin; hisse değeri yerle bir olur maazallah.

Hiç düşündünüz mü ilk kim ya da hangi firma bundan böyle işyerleri 9-6 çalışacak dedi? Ya da hangi firma ciddi firmalar ciddi giyinir, bundan böyle herkes simsiyah takım elbiseleri ile işe gelecek diye buyurdu?
İş dünyası belli başlı kurallar üzerinden oyununu oynuyor. Ama bu kuralları bizlerin koyduğunu unutuyoruz. Sanki doğa güçleri gibi dünyanın oluşumundan bugüne genel geçer haklarmış gibi davranıyoruz.

Oysa unutmamalıyız ki tek genel geçer kurallar var; onlar da değerlerimiz.

Kısacası çalışanları mutsuz eden tüm bu uygulamaları aslında iş dünyasının ataları o günün gerekçeleriyle hareket ederek yerine getirmişler. Bugün çok farklı bir dünyada yaşıyoruz. Özel ve iş hayatının kolkola yaşadığı; 7/24 iletişim teknolojisiyle hayatımızın iş, işimizin hayatımız olduğu bir çağda.

Eski düzenin çalışanlara dayattığı kurallar insanların hayatlarını ve onlarla beraber olanların hayatlarını perişan ediyor.

Bir dahaki yıl sonu toplantınızda “inovasyon” kelimesini kullandığınızda bir daha düşünün. İş hayatını nasıl yaşadığınız ve yaşattığınızla başlayın inovasyona ve unutmayın mutsuz bir çalışanın işyerine maliyeti 1(bir) maaştan çok öte.