Üniversitenin TV reklamı mı olur?

Bu sene ilk kez televizyonlarda yüksek frekanslı üniversite reklamlarına denk geldim.

ÖSYM öncesi öğrencilerin seçimlerini etkilemek için televizyon reklamı vermişler. İlk başta inanamadım. Ama tekrar tekrar izledikçe gerçekten amacın basitçe tercih yönlendirmesi olduğunu gördüm.

Dünyanın en iyi üniversiteleri sıralamasına baktığımda belli başlı birkaç kriter üzerinden değerlendirildiğini gördüm.

  1. Akademik İtibar
  2. Fakültede yer alan hocalara belli yayınlarda yer verilmesi
  3. Üniversitede çalışanların itibarı
  4. Öğrenciler / Öğretim kalitesi
  5. Uluslararası fakülte hocaları ve Uluslararası öğrencilerin dahiliyeti
  6. Piyasaya katkısı

Bu listenin en başında MIT, Stanford, Harvard gibi okullar yer alıyor. Bu okulların yayınlarını ve hocalarını hatta öğrencilerini ve mezunlarını takip ediyoruz; ürettikleri patent sayılarını okuyor, günlük yaşamda, işimizde bu okulları kaynak gösteriyoruz. Bazı şirketler belirli alanlarda sadece bu okulların mezunlarını alıyorlar. Bu okulların öğretileri kimi zaman bir endüstrinin yönünü değiştirebiliyor.

İzlediğimiz reklamlardaki okulların hiçbiri şu kadar patent başvurusu yaptık, bu kadar hakemli dergide yer aldık, öğrencilerimiz ulusal ya da uluslararası bu başarıları elde etti diye akademik başarısı üzerinden iletişim kuramıyor. Varsa yoksa bir kampüs merakı… Ve en fenası öğrencileri de bu iletişimle ikna etmeyi amaçlıyor.

Ne zaman ki bir üniversite reklam için ayırdığı parayı, en iyi okullar kriterlerinde olmak için harcarsa; o gün televizyon reklamına ihtiyacı kalmadığını anlayacaktır.

Yazık. Çok yazık hem de…

Reklamlar

Müşterisiymiş gibi…

Çalışan markası neden önemli? Çünkü çalıştığımız markaları müşterisiymiş gibi yönetmediğimizde biz de, müştetiler de mutsuz oluyor. Hepimiz bir markanın müşterisiyiz. Kendi davranışlarımızı hatırlatalım. Bir sorunla karşılaştığımızda hafta içi/sonu; mesai sırası/sonrası fark etmez hemen bir yanıt hatta hatta çözüm  bekliyoruz. İyi birşey olduğunda ödüllendirilmek, kötü bir şey olduğunda cezalandırılma istiyoruz. 

Ama bizler çalıştığımız markalarda müşteri şapkamızı bir kenara koyup çalışanlar olarak aynı tutarlılıkla, hevesle hizmet veremiyoruz. 

Hevesimizi kırıyorlar. Ellerimizi bağlıyorlar. İnisiyatif tanımıyorlar. 

Buradan açık çağrımdır; ey markalar çalışanlara inisiyatif verin, araç verin, imkan verin. Onlar olmak istedikleri müşteriyi, her gün yaşasınlar. Göreceksiniz en karlı siz olacaksınız. 

Beyaz yakalılar neden mutsuz? 

Bu günlerde birçok şirketin ana derdi düşen çalışan memnuniyeti anketleri. Herkes bu yöne bir aksiyon arıyor. Peki neden dünden daha mutsuz bu beyaz yakalılar?

Biz beyaz yakalılar saatlerce bir kurumun çatısı altında, neferi gibi çalışıyoruz. Müşterilerin derdini dinliyor, çalışanlarla mesai harcıyoruz. Bir klişe olarak ‘ailemizden çok çalışma arkadaşlarımızı görüyoruz’. Dolayısıyla bu kuruma karşı bir bağlılık hissetme gereği duyuyoruz. Bu bağlılığı da ortak “değerlerimiz” ile bir nebze tutuşturmaya çalışıyorduk. Bu güne kadar ortak müşterekte bir şekilde buluşuyorduk. Üzülsek de hayal kırıklığı duymuyorduk. 

Artık bireysel değerlerimizin kurumsal değerlerle uyuşmadığı bir döneme girdik. Ve durum böyle olunca bu kurumlarda siz ne yaparsanız yapın bu anket sonuçlarını yükseltemezsiniz. 

‘Gezi’ ile beyaz yakalılar ve kurumlar arasındaki bağ çok derin bir uçurumla açıldı. 

Ve temel nedeni de safları tutan beyaz yakalıların şirketlerinden bekledikleri desteği görememiş hatta yarı yolda bırakılmış olmaları idi. Bu hareketsizlik hali de inançsızlığa dönüştü. 
Sorun ‘itibara’ geldi dayandı. İtibar etmedikleri şirketlerin kapılarından içeri girince çalışan elçiliğini üstlenemediler artık. Bir yük haline geldi. O yük de ağır geldi. Tükendi. 

Şimdi bu şirketler ne yapsa bu çalışanların gönlünü alamıyorlar. 

İşte bundandır bu patır patır yurt dışı gidişleri. 

Taze Direkt’e Neden Şaşırdık?

 

Türkiye’de her sene 96 bin işyeri kapanıyor. Taze Direk de kapanan bu işyerleri arasında yer alan herhangi bir kurum değil mi? İstihdam rakamı da çok büyük sayılmaz aslında. Peki neden bu kadar etkiledi bizi? Neden bu kadar önemsedik?

Taze Direktle ilgili hali hazırda birçok şey yazıldı çizildi. Tekrar şu kadar ciro, bu kadar istihdam gibi rakamlara hiç girmiyorum. Ben daha çok bu kararın yarattığı “after shock – ardıl şoklarla” ilgileniyorum.

Neden Taze Direkt’in kapanma kararı bizi bu kadar etkiledi?

Konuyla ilgili birkaç teorim var.

  1. Aslanoba’nın başarısızlığı ses getirdi.

Aslanoba’dan beklenen başarı grafiği ardından bu girişimin de aynı hızla büyümesi bekleniyordu. Aslanoba özelinde yakından takip edilen bu girişim de her Türk’ün birgün maruz kalacağı gibi “Ya, işte ben demiştim; olmadı işte” söylemine maruz kalmayacağı düşünülüyordu. Herkes yanıldı…

  1. Ekolojik tarım uygulamalarının başarısına çelme takıldı.

İlk kez gerçek anlamda ekolojik tarım için önemli bir yatırım ve heyecan yaratıldı. Bir start-up’ın ekolojik tarımdan doğuyor olması ilham verdi. Belirli bir hedef kitle içinde kalan mesajların daha geniş kitlelere duyurulmasına destek oldu. Adil tarım ve insan haklarını benimseyen bir şirketin “başarılı” olma duygusu hepimizde vicdani bir ihtiyaçtı.

  1. Türkiye’de start-up başarı oranları geriliyor.

Milenyum nesli artık konvansiyonel iş modellerini dikkate bile almıyorlar. Girişimlerin başarılı olduklarını gördükçe daha da cesaret doluyorlar. Taze Direkt, bu yolculukta önemli kayıp olarak algılandı ve cesaretleri kırıldı. O yüzden daha çok anlayıp özümsemeye çalışıyoruz.

  1. Esrarengiz ve ani çıkış spekülasyonlara sebebiyet verdi

Bu herhalde hepimizin mutabık kalacağı bir madde olacak. Bu gizlilik ve acele neden? Herşey iyi gibi giderken bir anda hangi farkındalıkla, bir sabah herşey son buldu? Taze Direkt gibi bir girişimin aniden operasyonuna son vermek yerine, bir açıklama ve planla müşterilerine, tedarikçilerine ve tabii ki çalışanlarına karşı sorumluluklarını kademe kademe nasıl bitireceğini açıklamasını bekledik.

O ya da bu nedenle Taze Direkt bir iş örneği olarak kuruluşundan, kapanışa Türkiye iş dünyasına damgasını vuran ve unutulmayacak bir girişim oldu. Aslanoba’ya denediği için teşekkür ederiz. Ancak doğru modeli bulmak için daha da çok denemeye cesaret eden girişimcilere ihtiyacımız var.

 

Şirketiniz sizi CEO yapar mı?

Bir şirket düşünün ki işe ilk girdiğiniz gün size “Nasıl CEO olunur?” rehberi veriyor. Rehberde adım adım şirkette basamakları nasıl tırmanacağınız, sizi nasıl destekleyecekleri, hangi eğitimlerden ve mentorluklardan geçeceğiniz yazıyor.

İşte o zaman bu şirkette 30 sene kalmayı göze alır mıydınız?  Haydi 30 çok oldu ama 10 sene en azından bu şirkette çalışmayı düşünür muydunuz?

Bugün hangi şirket politika olarak işe alımda çalışanların önüne 10 senelik kariyer gelişim planı sunuyor? 10 seneyi bıraktım, 1 sene bile sunabilen çok şirket yok ne yazık ki. Ama şirket olarak çalışanlarına “kendini 10 sene içinde nerede görüyorsun” diye soran bir kurumun kendi tarafında daha hazırlıklı olmasını beklemek hata olmaz sanırım!

Bir şirket çalışanlarına ilk işe giriş günü itibarıyla bir kariyer planı sunmalıdır. Bunu en başta çalışanı değil, kendi için yapmalıdır.

Peki bir çalışan olarak, siz çalıştığınız kurum içinde gidebileceğiniz en tepe noktası biliyor musunuz? Bir iK yöneticisi ya da yöneticiniz size sadece bir üst basamağı göstermeden vizyonu sizinle hiç paylaştı mı? Lider yönetimi kapsamında anlatılanların var olan yöneticilerden öteye geçtiği bir program ile gerçekten liderliğe odaklandığına inandınız mı?

Ne kadar basitmiş gibi gözükse de, aslında çok zor bir konu. Kimi şirketlerin 10 binlerce çalışanı için bire bir kariyer planlaması paylaşması imkansız gibi gözükse de ve az sayıda da olsa “insana değer” veren  şirketlerin bunu başarabileceğine inancım tam.

Çalışanlarınız Hata Yapabilir mi?

Çalışanlarınızın hata yapma cesareti var mı? İşler bu kadar hızlanmışken, rekabetle farklılaşmada sınırlar iyice azalmışken çalışanlarınıza hata yapmalarına ne kadar tahammül edebiliyorsunuz?

Hem hızlı aksiyonlar bekleyip hem de çalışanlarınızdan mükemmellik beklemek ne kadar doğru? Bugünlerin sorusu bu oldu sanırım. Hata yapmadan yaşanmış bir hayat, sadece güvenli seçimlerden oluşan ortalama bir hayattır.

Hata yapma cesareti olan şirketler sanırım gelişime de bir o kadar açık oluyorlar. Ancak işler yolundayken bunu söylemek kolay. Peki gerçekten bir hata ise yapılan ve sonucunda bir maddi kayıp olursa, bütçenizde bunu telafi etmek üzere ayırdığınız bir kalem var mı? Söylemek kolay da o an geldiğinde gerçekten “olsun bir hata yapmışız, tekrar deneriz” ya da “bir sonraki için önemli dersler aldık şimdi onlara bakalım” diyebilecek misiniz?

Yoksa hep aklınızın bir ucunda bu aslında samimi bir hata değildi, çalışanların özensiz çalışmasının bir sonucu muydu diyeceksiniz? Performans yönetimine bunu nasıl entegre edeceksiniz?

Günümüz hızlı kararların, cesaretli hareketlerin devri.

Hatasız kul olmaz diyebilecek misiniz?

 

Bu sene “iyi” bir şirket oldunuz mu?

Yeni yıl geldi çattı. Herkes kendi listesini gözden geçiriyor, geçen 1 yılın değerlendirmesini yapıyor. Peki bir düşünün bakalım şirketiniz bu sene “iyi” bir şirket olabildi mi?

İyi derken kastım çalışanlarına nasıl davrandı? İş yaparken hukuksal zorunlulukların ötesinde efor sarf ederek adil ve dürüst olmaya çabaladı mı? Etki alanı içindeki doğaya ve çevreye nasıl davrandı? Kaynakları verimli, adil ve sorumlu kullandı mı? Topluma ne gibi faydası oldu? Ürettiği ürün ve hizmetlerle kamuya bir fayda sağladı mı? İyi bir vatandaş oldu mu?

Yaşlının elinden tutup, küçüklere destek oldu mu? Çiçeği sevip denizi korudu mu?  🙂

Sizce çalıştığınız şirket ya da yıl boyunca maddi katkı sağladığınız kurum ve ürünler geçtiğimiz 365 gün içinde “iyi” bir şirket oldu mu?

Amerika’da takip edilen http://www.goodguide.com/ üzerinden en azından kullandığınız ürünlerin “iyi” olup olmadığını takip edebilirsiniz. Merak ederseniz de şirketlerin iyi olup olmadığını eğer yayınlıyorsa GRI raporlaması ile takip edebilirsiniz.

Ama bir düşünün sizce bu sene kimler iyiydi, kimler yaramaz?