VW bu krizden sağ kurtulur mu?

Bir 10 sene sonra Volkswagen diye bir marka kalır mı dersiniz? Yaşadığı kriz her ne kadar “sadece çevre meselesi” olarak görülüp bazı kesimler tarafından küçümseniyor gibi gözükse de aslında bu krizin ana tabanı dünyanın “en güvenilir” markalarından birinin asıl “çevre” ile ilgili hileye gitmiş olmasından kaynaklandı.

Güvenlik sorunları altında kasıt olmamasından “güven” çok sarsılmazken bu krizin kaynağı “kasıttan” ibaret.

Peki bu güven tazelenebilir mi?

Amerika’dan başlayacak tazminat dalgası ile VW ard arda milyarlarca dolar ceza yiyecek ve yüksek ihtimal bu seneye yetişmese de 2016’da tarihinde çok uzun bir aradan sonra finansal tablosu eksiye düşecek.

Maddi krizler ancak güven üzerine kurulu ilişkiler ile atlatılabilir. Peki şimdi güven yıkan bu krizi nasıl atlatacak?

Yeni CEO’su ilk açıklamasında bakılmadık taş bırakmayacağız, herşeyi en şeffaf şekilde yöneteceğiz derken VW’nin bunca zamandır süre gelen bu aldatmacası içindeki çalışanları en başta ne kadar “güven” duydu acaba?

Böyle bir olayın sadece bir mühendis ve pazarlama direktörü arasında kapalı kapılar ardında gerçekleştiğine inanmak saflık olur. Ama boyutunun ne kadar olduğunu tahmin etmek de spekülasyon. Ancak bir önceki blog yazımda da belirttiğim üzere çalışanlar olarak bizlerin “otorite” ile imtihanı işte bu gibi durumlarda ortaya çıkıyor.

Eğer bu olayı içeriden bilen kişi “siz” olsaydınız, bunu engellemek için ne yapar, ne kadar ileri giderdiniz? Belki içeriden yükseltilen bir konu olsa kriz dışarıya çıkmadan yanlıştan dönülür ve tüm bu kıyamet engellenirdi.

Şimdi boyutu Alman ekonomisinden Euro bölgesinin etkilenmesine uzanan bu kriz ardından kim bilir bir 10 sene sonra VW diye bir marka kalır mı? Kalır mı bilmem ama bu krizin en hızlı şekilde üniversite kitapları, iş workshopları arasındaki yerini alacağı kesin.

Reklamlar

Otoriteyle aranız nasıl?

Yıllar önce Mehmet Kocabaş’tan harika bir sunum dinlemiştim. Bu sunumun bir noktasında şöyle bir soru sormuştu: “Farz edin Türkiye’de bir toplantıya katılıyorsunuz. Vali, Emniyet Müdürü, Bakan geliyor ve konferans salonundaki protokolden biri toplantı başlamak üzereyken bir sigara yakıyor. Kapalı mekanda, sigara içilmesi yasak bir bölgede. Tepki ne olur? Herkes sus pus o sigaranın bitmesini beklerken belki de kimi cesaret alıp kendi bile yakar. Takdir bile görebilir. Aynı senaryo Finlandiya’da, Danimarka’da olsa? O sigarayı kim yakarsa yaksın, kanun ne ise aynı kurallar onun için de geçerli olur ve içeriden unvan/kıdem bağımsız herkes tarafından tepki ile karşılanırdı.”

Bugün siz bir toplantıdayken Direktörünüz, CEO’nuz hatta; hatalı bir davranış sergilese kaçımız istisnasız ben kural ne ise uyulması için “ihbar” ederim der? Otorite ile aramızda neden korku dağları var? Türkiye’de “whistleblower” kavramı isponyuculuktan öteye ne yazık ki gidemedik.

Bir işi doğru olduğu için mi, olması gerektiği için mi yapıyoruz? Bilmiyoruz.

Etik nerede başlıyor? Otorite, Türkiye’de etiği ne kadar tetikliyor? Yanıt veremiyoruz.

Uyumlu çalışıyoruz derken, görmezden mi gelmeye başlıyoruz bazı şeyleri. Sanırım evet.

Bonus olarak: Türkiye Etik İtibar Derneği, LinkedIn’de harika sorular soruyor. Siz de tartışmalara katılın ve bu konuyla ilgili farkında olun, farkındalık yaratın.

 

 

Şirketler eğlenceli değil keyifli iş ortamları yaratmalı

Birçok şirket taşınıyor. Taşınırken de basın bültenlerine bakın ne diyor? Çalışanların eğleneceği de bir yer olsun istedik bu yüzden oyun alanları yaptık, diyor. Oysa çalışanlar çalışırken aslında eğlenmek değil, keyif sürmek istiyorlar.

Ayaklarını uzatabilecekleri bir puf, kendi arzu ettikleri çalışma masası, kendi rahat ettiği koltuk, hep bakmak istediği manzara, ofis içinde ideal sıcaklık, çalışırken müzik dinlemek ya da sonsuz sessizlikte olmak, abur cubur servisi ya da egzersize zorlayan koşu bantlı toplantı alanları, ya da çocuğunuzun, köpeğinizin ayağınızın dibinde olması… kimi zaman da hiç ofise gelmemek…

Size çalışırken ne keyif veriyor bir hayal edin!

Şu anki çalışma ortamınızdan çok farklı değil mi?

Oysa bahse varım şirketinizde en azından bir köşesi eğlenceye ayrılmıştır.

Peki kaçta kaçı keyif için ayrıldı dersiniz?

Kariyer mi, Aşk mı?

İşten çıktık bir yere gittik, hizmetten memnun kalmadık. Arıyorsun ilgili kimseye ulaşamıyorsun. Bir küfür sallanıyor içten ağız dolusu. Bu saatte kim açar ki diyorsun. Senin iş cebin çalıyor. Aman kim açacak diyorsun 🙂

Senaryo tanıdık, döngü aynı. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki aslında mesailer kalmadı. Her an hizmet bekliyor, her an hizmet verilmemiz isteniyor.

Ancak sistem hala 9-6 çalışma programına göre dizayn edildiğinden insanların omuzlarına yetişemeyecekleri bir zaman yükü bırakılıyor. Oysa gün 24 saat. Artık markalar da bu şekilde yaşamalı.

Gizli işsizlikse alın size insan kaynakları stratejisi.

Artık tek departman, tek alanda sadece 9-6 hizmet vermeye çalıştığı için verimlilik sorun, çalışanlar mutsuz.

Ne zaman ki bu sistemi yönetimler kabul edecek, İK yapılanması değişecek; işte o zaman mutlu çalışan, mutlu müşteri olacak.

Değil mi?

Bu adamın istifa nedenini tahmin edemeyeceksiniz!

Bu adam; “Bir baba olarak görev ve sorumluluklarını yerine getiremediği ve çocuklarını özlediği için CEO görevinden istifa etti.”

Şimdi başka bir şirkete geçtiğinde bu adamın yanında çalışmaz mısın? Bu adamın davranışı çalışanlarına verdiği mesajı başka bir aksiyon ile verdirtebilir misiniz? Bu adamın iş dünyasında bıraktığı mirası silebilir misiniz?

Bence cesaret gerektiren, kimsenin itiraf edemediği bir şeyi yaptı. Samimiyet yeni yüzyılın değeri olacak. Ve bu yüzyılın kalbini sadece samimi liderler kazanacak
Makaleye buradan ulaşabilirsiniz: Why am I leaving the best job I’ve ever had? http://www.businessinsider.com/why-max-schireson-left-mongodb-2014-8