Bilgi nereye gidiyor?

Bilgi mi teknolojiyi taşıyor, teknoloji mi bilgiyi?

Hangisi hangisini itiyor? Internet.org günümüzün en önemli sosyal medya oyuncularından Facebook ve Google’ın girişimiyle interneti erişilebilir hatta ücretsiz kılmak için uğraşıyorlar. Larry Paige, TED konferansında yer verdiği videoda bir Google search ile Afrika’da bir köyde nasıl değişim başlatabildiklerini gösterdi. Erişim varsa, bir kelime ile bir köyü kalkındırabilecek bilgiye ulaşabiliyorsunuz.

Daha önce de birçok video paylaştım. Bilgi nasıl hayatımızı değiştiriyor diye. Sağlık alanında özellikle kişisel bilgilerimizin analizine ve erişimine izin verdiğimizde şekerden, kalp krizine kadar nasıl takip altında tutabildiğimiz ve anında müdahale edilebildiğini de görüyoruz.

Öte yandan NSA gibi skandallarla kızıyoruz. Çünkü haklıyız. Orada bir bilgi var ve bize ait. Ben gel al demeden sen nasıl kullanırsın diye.

Çizgiyi kim, nerede, nasıl çekecek? Bu muammayı kervan yolda düzülür mantığı ile mi  bırakacağız?

Ama teknoloji bilgiden beslenerek eskiden bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz gelişimleri perakende dünyasına sunmaya devam edecek gibi. 3D yazıcılar ile basılan organlar, ilaçlar; insansız arabalar…

Bu kadar bilgi var elimizde teknoloji onları işliyor, işliyor ve ürünler çıkarıyor. Ama yönü nereye gidiyor? Bilmiyoruz.

Bu bir yandan sevindirici gibi gelse de; yine daha önce paylaştığım bir TED videosundaki gibi. Damon Horowitz der ki; bu kadar teknolojiyi üretirken hangi etik departmanımız kullanımı ve uygulaması hakkında insanlık namına da karar veriyor?

Ben de aynı şeyi soruyorum, bu bilgi nereye gidiyor diye?

Reklamlar

Neden KSS’de İflas Etmiş Firmalarda Çalışmalı?

Bundan bir süre önce çok ilginç bir makale okudum. Triple Pundit bir süredir takip ettiğim ve gerçekten de birbirinden farklı haber/yayınlara yer veren bir kanal. Bu makalesi ile beni yine şaşırtmayı başardı.

Makalenin başlığı ve linki:

Why sustainable MBAs should work for Exxon Mobil and JP Morgan? http://www.triplepundit.com/2013/12/sustainable-mbas-work-exxonmobil-jp-morgan/

O gün bugündür aklımda bu soru. Elinizde bir değer var. Bu değeri zaten işleyen, işlemeyi bilene mi götürürsünüz, yoksa sıfırdan mücadele ederek bu değeri işlemeyi öğretmeye mi çabalarsınız?

Sanırım soru bundan ibaret.

Biz hep kolay olanı mı seçiyoruz? Zaten düzeni kurulmuş, işleyen çarkların arasındaki yerimizi almak için mi çabalıyoruz? Yoksa içimizdeki isyankar ruh, mücadele edip sistemi kökten değiştirmeye mi çabalıyor?

Onların ruhları kirli, ben ne yapsam o kurum kültürünü değiştiremem deyip uzaklaşınca, aslında çalışıp çabaladığımız değerlerimize ihanet mi ediyoruz?

Sorunun cevabını inanın ben bilmiyorum. Sanırım zaman ve tecrübe gösterecektir doğru yanıtı. Benden önce bulanlar, paylaşırlarsa sevinirim.

Bu adamlar nereye koşuyor?

Bir zamanlar bir şirket vardı. Paşa paşa ürünlerini üretir, üstüne karını koyar, reklamına yapar, ürününü satardı.

Sonra bir gün biri çıktı. Bir soru sordu. Dedi ki; iyi hoş da siz bunları neden bu kadar pahalı satıyorsunuz? Bari bu kadar pahalı satıyorsunuz da bir şeye yararınız mı dokunuyor?

Yani bir deli bir kuyuya taş attı.

O taş tüm düzeni salladı.

Bugün dünyanın her yerinden, Türkiye’den de sosyal işletmecilik ve sosyal girişimcilik modelleri ile çalışan şirketler/kişiler duyuyoruz.

Toplumsal fayda odaklı bu işletmeler/kişiler aslında diğer şirketlerden tek bir noktada ayrılıyor; bakış açısı.

Herkesin algısının aksine bu insanlar para kazanıyorlar. Çuvalla kazanmıyorlar ama kazanmaları gerektiği kadar kazanıyorlar. Ama bu kazandıklarını toplumsal fayda odaklı işlerine geri döndürüyorlar.

Yönetim Kurullarında bu sene kaç para kazandığının hesabını değil, kaç kişiye fayda sağladığının hesabını veriyorlar.

Genci yaşlısı bu akımın peşinden koşuyor işte. Koca koca şirketler işi gücü bir kenara koydu kendi ürün/hizmetlerinden nasıl olur da sosyal girişim/işletme modelleri çıkarırız diye çalışıyorlar.

Çalışınca oluyormuş, onu da gördük.

Bu dönüşüm kaçınılmaz oldu. Çünkü artık yaşanacak bir dünya bırakmadılar bize. Yaşamak istiyorsak dönüşmeyi de göze almamız gerekiyor.

Çok geç kalındığı için de bu adamlar bu hedefe koşuyor işte.

 

Bizimle Değilsin

Bloomberg’te ilk gördüğümde son 10 dakikasını izlemiş ama o süre için de bile beni etkilemeyi başarmıştı. Naked Brand filminden bahsediyorum tabii ki de. Her geçen cümlenin altına imzamı atıyordum.

Eskiden o büyülü ekranda bize anlatılan her şeye inanırdık. O ekranda yer alması yeterli idi. Politikacılar, diziler, filmler, hatta hatta reklamlar ve markalar.

Artık her şeyden şüphe duyuyoruz. İnancımızı tümden yitirdik. Bırakın kapalı kapılar ardını, üstü battaniye ile örtülü alanlara bile tahammülümüz kalmadı.

Biz de açtık hayatlarımızı herkese. Kiminle, ne zaman, neredeyiz, hangi filmi sever, hangi takımı tutarız, politik görüşlerimiz nedir… Her şeyimiz ortada!

Eee, biz bu kadar apaçık ortada isek satın aldığımız ürün/hizmetlerden de aynısını bekliyoruz.

Sadece bununla da yetinmiyoruz. Biz de artık gelecek yaşamları düşünüyor, etki alanımızı görüyoruz. Attığımız çöpe dikkat ediyor, suyu temkinli kullanıyor, pazardan alışveriş ediyoruz.

Biz bu kadar zahmete giriyorsak, bir zahmet benim paramla dünya kadar kazan firmalar da aynı şeylere dikkat etsin diye bekliyoruz. Hata mı ediyoruz?

Artık o 60 saniyede fayda anlat, aksiyona çağır devri bitti. Ürün/Hizmetinizin ta kendisi reklamınız. Eğer daha o alanda bu hassasiyetle üretemiyor ve hesap veremiyorsanız, sizin için üzgünüz; “bizimle değilsiniz”.

Bugün Unilever, Ford, Nike gibi global firmalar bu işle yürekten uğraşır, sadece ürünlerini değil bakış açılarını transforme ederken, kusura bakmayın da sizin küçük şirketiniz neden bu hassasiyeti taşıyamıyor; bir anlatır mısınız biz tüketicilere?

Geleceğin pazarlaması toplumsal faydadan geçiyor. (nokta)

İster öyle deyin, ister böyle. Ben diyeyim de size. Sonra kepenk kapatırken bir kız çocuğu demişti dersiniz.